Ölümsüz Henrietta


Henrietta Lacks, 1945 ile 1951 arası bir tarihte çekilmiş (Kaynak: Wikipedia)

 

Henrietta’nın hikayesini ilk defa bundan 4 yıl kadar önce, Rebecca Skloot’un kaleme aldığı müthiş bir kitap olan The Immortal Life of Henrietta Lacks kitabından okumuştum. O günden beri her tıpta yeni bir çığır açan buluş haberi okuduğumda ve her kırmızı oje sürdüğümde aklıma Henrietta geliyor, hüzünleniyorum.

Henrietta Lacks, bugün dünyadaki hemen her laboratuvarda kullanılan ve kanserden bulaşıcı hastalıklara kadar pek çok hastalık araştırmalarında kullanılan HeLa hücrelerinin anası. HeLa hücrelerinin öyküsü 1951 yılında, yakın zamanda beşinci çocuğunu doğurmuş olan Henrietta’nın banyoda kendi kendini muayene ederken rahim ağzında bir kitle fark etmesi ile başlıyor.

Rebecca Skloot’un Henrietta Lacks’ı anlattığı kitabı

1920 yılında ABD’nin Virgina eyaletinde, bir tütün çiftliğinde doğan Henrietta’nın ailesinin kökenleri aynı çiftlikte çalışan zenci kölelere dayanmakta. Hatta büyük büyük babasının bir zamanlar bu çiftliğin sahibi olan bir beyaz, büyük-büyük annesinin de çiftlikteki kölelerden biri olduğunu biliyoruz.

Köleliğin sona ermesinden sonra aile çiftlikte tütün işçiliği yapmaya devam eder, Henrietta burada 14 yaşındayken kuzeninden hamile kalır ve iki çocuk doğurur. Ardından kuzeni Day Lacks ile Maryland’e taşınır ve burada evlenirler. Şehir hayatına adapte olan çiftin kısa aralıklarla üç çocuğu daha olur.

Henrietta Lacks ve eşi ve kuzeni Day Lacks (Kaynak: Immortal life of Henrietta Lacks)

Henrietta’nın son doğumu sıkıntılı geçer. Kanaması bir türlü dinmek bilmez. Doğum sonrası da kendini bir türlü eski sağlığına kavuşmuş hissetmez. En sonuda bir gün banyoda kendini iyice muayene ederken rahim ağzında ele gelen bir kitle olduğunu fark edince soluğu Maryland’in en büyük hastanelerinden olan (ve ileride de dünyanın önde gelen kanser merkezlerinden biri olacak) John Hopkins Hastanesi’nde alır.

1951 yılı, artık kölelik resmi olarak kalmış olsa da hala zenciler ve beyazlar arasındaki ayrımcılığın oldukça yaygın ve derin olduğu, hatta doğal karşılandığı yıllar. John Hopkins Hastanesi’nin sadece zencilere bakan koğuşuna giden Henrietta’ya yapılan muayene sonrasında rahim ağzı (serviks) kanseri teşhisi konur. Muayeneyi yapan doktor, Henrietta’nın tümörünün daha önce gördüğü hiç bir tümöre benzemediğini söyler: Henrietta’nın tümörü mor renkli, üzeri parlak, lobüllü bir tümör, adeta bir jöle görünümündedir.

Doktorlar Henrietta’ya o yıllarda çok popüler olan radyum tedavisi uygulamaya karar verirler. Bu tedavi, radyum çubukların rahim ağzına yerleştirilmesi ve kanser hücrelerini öldürmek için bir süre vücut içinde bırakılmasına dayalıdır ve tedavi sırasında Henrietta’nın tüm gövdesinde geniş radyasyon yanıkları oluşur. Bu tedaviyi yürüten doktor Henrietta’nın kanserinin patolojik tanısının yapılması için işlemden önce tümörden bir parça alr. Alınan bu biyopsi materyali iki ayrı tübe konur: biri laboratuvarda patolojik inceleme yapmak için, diğeri de aynı hastanede çalışan ve laboratuvar ortamındaki uzun süre yaşayan bir insan hücresi kültürü üretmeye çalışan Dr. George Gey’e gönderilmek üzere. Dr. Gey’in hastane ile bir anlaşma yapmıştır: hastaneye gelen her kanser hastasından alınan biyopsinin bir parçası da deneylerinde kullanmak üzere Dr. Gey’e verilmektedir. Hastalar zenci olduğunda da kimse hastaya açıklama yapmak ya da izin vermek zahmetine katlanmaz.

HeLa hücrelerinin mültifoton florasan görüntüsü. Hücre iskeletleri pembe, DNA ise yeşil-mavi boyanmış. (Kaynak: National İnstitute of Health — NIH)

Henrietta rahiminden başlayıp tüm vücudunu saran kanser ile mücadele ederken, bir yandan Dr. Gey Henrietta’nın hücrelerini ondan habersiz laboratuvardaki kültür ortamında çoğaltmaya çalışmaktadır. Kısa süre sonra Dr. Gey bu hücrelerde sıradışı bir yan olduğunu keşfeder. Normalde pek çok kanser hücresi laboratuvar ortamında kısa sürede ölürken Henrietta’nın hücreleri adeta ölümsüzdür, şaşırtan bir hızda çoğalmaya devam etmektedirler. Dr. Gey bu buluşun öneminin kısa zamanda fark eder: “Böylesine dayanıklı bir hücre kültürü, doktorların insan vücudu dışında hücrelerin nasıl bölündüğünü izlemelerine imkan verebilir, bu hücreler muhtelif kimyasallara tabi tutulup bu kimyasalların insan hücrelerine etkisi araştırılabilir, muhtelif ilaç deneylerine kullanılabilir…

Dr. George Gey, HeLa hücrelerini ilk üreten kişi

Dr. Gey ve asistanı ürettikleri hücre kültürüne Henrietta Lacks’ın isim ve soyadının ilk ikişer harfini kullanarak HeLa ismini verirler. HeLa hücreleri, sahiplerinin çektiği ızdıraptan habersiz laboratuvardaki inkübatörlerde milyonlarca, milyarlarca kez bölünmeye devam ederler. Hücreler bölünürken Henrietta gittikçe daha da hastalanır, en sonunda 4 Ekim 1951’de yattığı John Hopkins Hastanesi’nde kansere bağlı komplikasyonlardan ölür. Öldüğü gün el ve ayak tırnaklarında muntazam kırmızı ojeler vardır, ne kadar hasta olduğunu ve hastaneden çıkma ihtimali olmadığını bildiği halde ojelerini sürmeyi ihmal etmemiş…

Henrietta’nın ailesine kimse otopsi izni falan sormaz, laboratuvarda bu kadar hızlı büyüyen hücrelerin nasıl yayılmış olabildiğini görmek için yapılan otopside Henrietta’nın tüm iç organları golf topu büyüklüğüne varan tümörler tarafınan istila edilmiş durumda olduğunu keşfederler. Ailesi laboratuvarda çılgınca üremeye devam eden HeLa hücrelerinden habersiz, hastaneden Henrietta’nın bedenini alıp defneder ve hayatlarına devam ederler.

Bu sırada Dr.George Gey, küçük doku laboratuvarını büyüterek daha büyük bir tesis kurar ve burada haftada 20 bin tüp (yaklaşık 6 trilyon ) hücre üretmeye başlar. Bir yandan da bu hücreleri dünyanın dört bir yanında muhtelif çalışmalar yapmakta olan biliminsanlarına gönderir. Kısa zaman içinde tüm dünyadaki laboratuvarlar HeLa hücresi ile çalışmaya başlarlar.

Doku kültürlerine has besiyeri (Kaynak: Wikipedia)

Jonas Salk, 1954 yılında HeLa hücrelerini kullanarak çocuk felci aşısını keşfeder. Hatta bu aşı için gerekli hücre miktarını sağlamak için Tuskagee’de Polio Hücre Üretim Merkezi adıyla HeLa hücresi çoğaltan bir fabrika inşaa edilir. 1955 yılında HeLa hücreleri ilk defa klonlanan insan hücresi ünvanını alırlar. Muhtelif laboratuvarlarda enfeksiyon hastalıklarından, radyasyonun ve muhtelif toksik maddelerin insan hücrelerine olan etkisine, kanser tedavisinde genom haritası çıkarmaya kadar pek çok çalışmada kullanılırlar. Herpes virüsünden lösemiye, hemofili hastalığından Parkinsona dek pek çok hastalığa yönelik ilaç, HeLa hücreleri kullanılarak geliştirilir. 1960’larda uzay çağı ile HeLa hücreleri uzaya çıkan ilk insan hücreleri olur. Hem Ruslar, hem Amerikalılar (NASA Discoverer uydusu ile) uzaya astronotlardan önce HeLa hücrelerini gönderip dönen hücrelerde uzay ortanının insan hücrelerine olan etkisini incelerler.

Çekirdekleri Hoechst 33258 boyasıyla boyanmış HeLa hücreleri

Henrietta’nın bilime yaptığı bu muazzam katkıya rağmen ailesinin çok uzun bir süre bu durumdan haberi olmaz. Fakir bir zenci ailesi olan Lacks’lara haber vermeyi ve onları Henrietta’nın katıları nedeniyle onore etmeyi kimse aklının ucuna getirmez. Ta ki Henrietta’nın ölümünün üzerinden neredeyse çeyrek asır geçene dek…

1970’lerde bilim insanları HeLa hücreleri ile ilgili bir başka şaşırtıcı şey keşfederler. Bu hücreler kolay büyümekle kalmayıp, aynı laboratuvarı paylaştıkları diğer kültürleri de ele geçirmektedirler. Diğer hücre kültürlerinden çok farklı olan HeLa hücreleri deney yapanların beyaz önlüklerine, havadaki toz tanelerine tutunup farklı kültürlerde boy göstermeye başlarlar. İronik bir şekilde izinsiz kullanılan hücrelerin laneti de diyebileceğimiz bu olay bilim insanlarının başına bela olur, artık çalıştıkları HeLa harici bir kültürse, bu kültürün HeLa tarafından istila edilmediğinden emin olmaları gerekmektedir. Bu soruna bir çözüm ararken akıllara Henrietta’nın hayattaki akrabaları gelir. Onlardan alınan kan örneği ile bu ayrımı yapabileceklerini düşünen bilim insanları Henrietta’nın akrabalarını John Hopkins Hastanesi’ne kan örneği vermeye çağırırlar. Yine kimse bu örneklerin ne için istendiğini anlatma zahmetine girmez, onlara Henrietta’dakine benzer bir kansere yakalanma ihtimallerini araştırdıklarını söyleyerek geçiştirirler, tüm aile üyeleri kansere yakalanma korkusu ile sorgulamadan kanlarını verirler.

Lacks ailesi, HeLa hücrelerinin varlığını bu kan verme olayından ancak birkaç yıl sonra 1974 yılında ABD Federal Hükümeti’nin deneylerde kullanılan tüm insanlara bilgi verme zorunluluğu getiren yasasından kısa bir süre sonra öğrenirler. 1975 yılında Rolling Stones dergisinde HeLa hücrelerini anlatan bir makale çıkar ve aile üyelerinden biri katıldığı partide bu makale hakkındaki bir sohbete tesadüfen kulak misafiri olur. Fakir oldukları için çoğu zaman doktora bile gidecek parayı bulamayan ve belki de Henrietta’nın hücreleri kullanılarak geliştirilmiş pek çok ilacı maddi gücü yetmediği için alamayan Lacks ailesi ancak bu yolla, 25 yıl önce ölen sevgili Henrietta’nın tıbba yaptığı müthiş katkıyı öğrenir.

Günümüzde Henrietta’nın rahiminden alınan hücrelerden üretilen HeLa hücrelerinin toplam ağırlığı 20 tonu geçmiş durumda. Dr. Gey tarafından ücretsiz olarak bilimin kullanımına sürülen hücreleri kullanarak hem kar amacı gütmeyen, hem ticari değeri olan pek çok araştırma ve buluşa imza atılmakta. Bilim insanları bu güne dek HeLa hücrelerini kullanarak 60 binden fazla bilimsel çalışma yapmış, 11 binden fazla patent almış durumdalar.

Henrietta’nın hüzünlü, bir o kadar da ilginç öyküsü hasta hakları ve biyoetik konusunda hepimizin üzerinde durup düşünmesi gereken pek çok tartışmaya sebep olmuş durumda.

Bunlardan ilki ve bariz olanı hasta hekim ilişkisi ve hasta haklarının önemi. 

Sağlık kurumları kendilerine başvuran hastalara etnik kökenleri, sosyoekonomik durumuları, eğitim seviyesileri ve konuştukları dil ne olursa olsun eşit davranmalı ve doktor hasta iletişimini hastanın anlayacağı şekilde eksiksiz ve detaylı hale getirecek ortamı yaratmalılar. Hastalara hastalıkları sırasında gerekli tüm bilgiler verildiği gibi, sonrasında hayatta iken veya öldükten sonra vücutları veya kendilerineden alınan parçaların ne amaçlı kullanılacağı açıklanmalı, rızaları alınmalı.

Rutin hasta hakları ve hasta hekim ilişkisi dışında, ilerleyen teknoloji karşımıza daha önce üzerine kafa yormadığımız bir de biyoetik konusunu çıkarıyor. Tıbbi araştırmalar dallanıp budaklandıkça, bizler kendi bedenimizden alınan doku ve hücrelere ne kadar süreyle sahip kalacağız? Zamanında bizim için tıbbi bir atık olmaktan öteye gitmeyen bir parça kan, bir ufak deri parçası olur da milyarlık bir endüstri doğmasına sebep olursa ilk dokunun kaynağı olan kişinin bu endüstriye katkısı para ile ölçülebilir mi? Ya da hücrelerimizi patentlemek ve ileride bu tip bir olay olduğunda muhtelif firmaların elde edeceği karda hak iddia etmemiz mümkün olacak mı? Bunlar cevaplanması zor ve hep birlikte üzerinde tartışmaya devam etmemiz gereken sorular.

Ölümünden 60 yıl sonra, 2011 yılında Baltimore’da bulunan Morgan State Üniversitesi tarafından fahri doktora ünvanı alan Henrietta Lacks bugün Virginia’da isimsiz bir mezarda yatmaya devam ediyor. Rebecca Skloot tarafından hayat bulan hikayesi ise bize HeLa hücrelerinin bir zamanlar hayat dolu olan, kanlı canlı bir insanın parçaları olduğunu anımsatıyor.

Kim bilir, hücreler üzerinde çalışan bilim insanları belki de Henrietta’yı artık kırmızı ojeleri ve şen kahkahasıyla laboratuvarda yanlarında hayal ediyorlardır.

Yeni bölünmüş HeLa hücreleri (Wikipedia)

Meraklısına notlar:

HeLa hücrelerinin farkı:

Bu yazıyı bitirip paylaştıktan kısa bir süre sonra Twitter’daki pek çok okurdan HeLa hücrelerini özel yapan şeyin ne olduğuna ilişkin soru geldi. Yazıda da belirttiğim gibi, HeLa’nın en özel yanı diğer hücre kültürlerinin aksine sonsuz sayıda çoğalabiliyor olması. Elbette bu farklı özelliğin nedenini bulmak için hücreler pek çok bilim insanı tarafından detaylıca incelenmiş. Bugün, Henrietta’yı kanser yapan şeyin rahim kanserinin en sık rastlanan nedeni olan HPV (Human Papilloma Virüs) enfeksiyonu olduğunu biliyoruz. Kanserleşme oranı en yüksek HPV suşlarından biri olan HPV 18 ile enfekte olan Henrietta’nın rahim hücrelerinin DNA’sı HPV genomuyla karışmıştı ve bu nedenle kanser hücrelerinin kromozom sayısı standart insan kromozom sayısından farklı idi, çoğu zaman normalin 3 veya daha fazla katı kromozom barındırıyorlardı. Şu an sıklıkla kabul gören teori, bu mutasyonların HeLa hücrelerinin telomerleri parçalayan telomeraz enziminin aktivitesini etkilediği yönünde.

Telomerler, DNA’nın ucunda yer alan ve ve hücre kromozomlarının uçlarının bozulmasını veya başka moleküllere tutulmasını engelleyen ribonükleoprotein molekülleri. Telomerler normal durumda bir hücrenin potansiyel bölünme sayısını kısıtlayıcı bir fonksiyon da üstleniyorlar. Normal, sağlıklı hücrelerin telomerleri her bölünme sonrasında biraz daha kısalıyor, gittikçe kısalan telomere sahip hücreler de bir süre sonra bölünmeyi bırakarak ölüyorlar. Bilim insanları, HeLa hücreleri ile entegre olan HPV DNA’sının telomerlerin yapısını ekilediğini düşünüyorlar. Zira HeLa hücreleri kaç kez bölünürse bölünsünler telomerleri hep sabit boyda kalıyor. Böylece hücreler diğer kültür hücrelerin aksine herhangi bir fren mekanizması olmaksızın defalarca bölünebiliyor.

The Immortal Life of Henrietta Lacks:

Bu yazıyı derlemede kullandığım bahsi geçen kitap ile ilgili detay isteyenler için yazarın kitapla ilgili web sitesi şurada. Henüz Türkçesi çıktı mı bilmiyorum ama ingilizcesini kolaylıkla bulabilirsiniz.

Yakında sinemalarda:

Nisan ayında kitaptan uyarlanarak yapılan ve başrolünü Oprah Winfrey’in (Henrietta Lacks’ın kızını oynuyor filmde) oynadığı film vizyona giriyor. Kaçırmayın.

 

Leave a Reply